Yalçın Akağaç’ın geçirdiği kazanın ardından aldığım bir e-posta beni eski günlere götürdü. Aslında bu anıyı daha ilerleyen günlerde yayınlamayı planlamaktaydım.
Vazgeçtim, şimdi anlatayım.
Şimdilik isimler mühim değil, daha sonra yazarım anıda geçenlerin kim olduğunu.
1991 senesinde bir delikanlıyı apranti okuluna yazdırmıştım.
Oldukça da uğraşmıştım bu kayıt işiyle.
Çünkü delikanlı az da olsa kiloluydu.
Okul müdürü asker kökenli Celal Aras hoca disiplinli biriydi.
Nuh diyor peygamber demiyordu.
Sonra hatırlayabildiğim kadarıyla o zamanlar hipodrom müdürü olan sonradan Handikaperler Birimi’nde müşavir olan Tansu Plevneli devreye girdi.
Tansu bey, Celal hocayı ikna etmeye çalışıyordu. “Hocam çocuk karşımda, elleri bacakları kuvvetliye benziyor bu çocuğa bir şans verelim” diyerek elinden geleni yapıyordu.
Neyse, sonunda Celal hoca belli bir süre içinde kilo vermesi kaydıyla delikanlıyı okula almayı kabul etti.
Kayıt işinin ardından apranti adayının sorumluluğu da bir anlamda bana kalmış oldu.
Ben İstanbul’un Anadolu yakasında yaşıyordum, yeni apranti adayı da öyle.
Okul yatılı değildi.
Haftanın yedi günü kar kış demeden Kadıköy’den Veliefendi’ye vapur-tren-otobüs-minibüs gibi toplu taşıma araçlarını kullanarak gidip gelmek tahmininizden de zor işler.
Hele ki okulunuzun olduğu gelecekteki iş yerinizde mesai daha gün ışımadan başlıyorsa...
Uygun olduğumda arada bir benim otomobille götürmelerim dışında öğrencinin bu şekilde gidip gelmesi iki yıl boyunca devam etti.
Öğrenciyi takip edebilmek adına apranti okuluna çok sık gidip gelmeye başlamıştım.
Daha sonraları samimiyet oluşunca Celal hocanın asker ve doğu kökenli olması sebebiyle çizmiş olduğu sert portresinin altında aslında o denli bir katılık taşımadığına da tanıklık etmiş oldum.
Bu gidiş gelişler esnasında tanışmış olmaktan memnunluk duyduğum apranti okulunun İngilizce öğretmeni olan Nejdet hoca ise (Nejdet Göze) öğrencileri tarafından çok sevilen bir isim olmasının yanında son yıllarda artık pek rastlamadığımız gerçek bir İstanbul beyefendisi ve bir entelektüeldi.
Ama hayat öyle kolay değil. Uzaktan toplumun çok kolay para kazanıyor sandıkları bu insanların her birinin aslında buruk hikayeleri vardır.
Örneğin, bizim öğrenci tüm okul hayatı boyunca Allah’ın her günü okul dönüşü bizim eve uğramak ve tartılmak zorundaydı.
Anlaşmamız böyleydi. Hem Celal hocaya verilen sözü yerine getirmek hem de bu mesleği yapabilmek adına buna mecburdu.
Diyelim ki oldu da bir gün bize tartıya uğranmadıysa biz anlardık ki apranti adayı yememesi gereken bir şeyi yemişti.
Örneğin simit yemişti.
Ne var bunda demeyin.
Çünkü bizim aprantinin yemek saatleri dışında hamurlu yiyecekler yemesi yasaktı.
Yalan söylemeyi de beceremediğinden bize hiç uğramamak ona daha evla geliyordu herhalde.
Birden bire aşırı kilo vermenin ardından bazı alerjik belirtiler oluşan aprantiye zayıflayan bağışıklık sisteminin güçlenmesi için takviye vitamin-mineral vs. takviyesi verdi doktorlar.
Bunları anlatmamın sebebi bu çocukların öyle çok kolay yetişmediğinin ve çekilen oldukça fazla sıkıntıları olduğunun altını çizebilmek içindir.
Neyse, fazla uzatmamayım.
İlerleyen yıllara gelelim.
Tam hatırlayamıyorum ama sanırım1995 ya da 1996 yılıydı.
Bizim öğrenci apranti okulundan mezun olmuştu.
Ama gerçekler çokta iç açıcı değildi.
Bu çocuklar kolay kolay şans bulamıyordu at binmek adına.
Sonunda bu aprantiyi toprağı bol olsun rahmetli Bekir Sümbül ekürisine verdim.
Hatta bir süre sonra Bekir Sümbül’den aprantiyi Hatay Koşusu galibi Yusufçuk I isimli atına bindireceğine dair sözde aldık.
Fakat aksilik bu ya, Yusufçuk I o dönemde sakatlandı.
Bizim apranti de oldukça önemli bir şansını böylece kaybetmiş oldu.
Çünkü sağlıklı bir Yusufçuk I bazı yarışları üzerine çuval bağlansa kazanabilecek bir attı.
Sonraları pek çoğu gibi ekonomik sıkıntılarla boğuşan bu apranti arkadaşımız at binmek konusunda fazla şans bulamadı.
Bir dönem Arabistan’da mesleğini icra etti. Ardından yine ülkeye döndü.
Şimdi ise uzunca bir süredir at çiftliğinde çalışıyor.
Bahsettiğim arkadaş o dönemlerde kendisi gibi pek fazla şans bulamayan kendinden bir kaç yaş büyük arkadaşıyla beraber Kadıköy’e bana geldiler.
Yine her zamanki gibi toplu taşıma araçlarıyla benim evime kadar ulaşmışlar.
Çocuklara hem madddi hem de manevi bir imkan yaratabilmek adına düştük yollara.
Otomobili ben kullanıyorum. Araçta eşim ve kendi gibi içmimar olan bir arkadaşımız, bizim apranti ve onun arkadaşı var ve hedefimiz Sapanca.
Ne mi yapılacak Sapanca’da?
Orada mahalli yarışlar, yani köy yarışları var.
Bizimkiler o yarışlara katılacaklar ki üç beş kuruş kazanabilsinler.
Sonunda hedefimize ulaştık.
Bildiğimiz köy yarışları işte.
Bir tarlanın etrafında gide gele bir yol oluşmuş. Orayı pist olarak kullanıyorlar.
Ama siz bizimkileri göreceksiniz orada.
Veliefendi’de o gün için esamesi okunmayanlar orada sanki bulunmaz Hint kumaşı oldular bir anda.
Tüm at sahipleri bizimkilerin peşinde.
Hepsi kendi atlarına bindirebilmek için adeta yalvarıyor.
Bizimkilerde de bir afra tafra, hiç sormayın.
At seçiyorlar. Binek ücretini binmeden peşin alıyorlar filan.
Yani havaları yerinde.
Neyse yarışlar başladı. Bizim apranti bir yarış kazandı. Onunla gelen arkadaşı da bir yarış kazandı.
Sonra bir yarış daha koşuldu.
Bizimkinin arkadaşı uzak ara önde gidiyor.
Kesin kazandı gözüyle bakıyoruz.
Sonra garip bir şey oluyor. Uzaktan görebildiğimiz kadarıyla bizim misafir aprantinin atı duruyor.
Ne oldu diye soruyorum bizim aprantiye; “Niye durdu bu çocuk?”
“Abi galiba yarış bitti sandı. Bitiş yerini karıştırdı galiba”.
Arkadan gelen atlar bizim duran atı geçip gittiler.
Misafir aprantimizde durumu farketti. Hemen atını koşturmaya başladı ama nafile.
Sonuçta çocuklar üç beş kuruş para ve moral kazanmışlardı.
Bizde açık havanın keyfini ve at yarışlarının farklı bir boyutunu yaşamıştık.
Dönüş yolunda mütevazı fakat tabiatın tam orta yerinde onlarla beraber kendimize bir alabalık ziyafeti çekip dönüş yolunu tuttuk.
Kişileri merak etmiş olabilirsiniz.
Aradan çok seneler geçti, köprünün altından çok sular aktı.
Şimdi belki de hatırlamayacaklardır bile.
Bizim apranti diye bahsettiğim kişi Erol KAÇAĞAN’dı.
Arkadaşı ise Yalçın AKAĞAÇ’ın geçirdiği kazanın ardından bana e-posta gönderen Dünya Fair Play Konseyi tarafından 2011 yılı fair play ödülüne layık görülen şimdinin baş jokeylerinden Erhan Yavuz’du.
Bazı kendini bilmezler cahilliklerinden olsa gerek, beni sadece klavye başında yazı yazan biri olarak algılayıp olayın mutfak kısmında hiç olmadığım havasını oluşturarak akıl vermeye kalkıyorlar.
Ben bunları yaparken onlar nerelerdeydi acaba?
Tayfun ÜNAL
Bu haber toplam 18 defa okundu.